Alman komşum uzun bir aradan sonra soğuk memleketini bıraktı, geldi.
Panjurlarını açtı, renkli çiçeklerini pencere önü saksılarına ekti, sabah kahvelerini buranın insanın kemiğini üşüten nemli soğuğuna rağmen balkonunda yudumlamaya başladı.

İlk işi kendi bahçelerinin toprağını kaldırmak, havalandırmak, kazdırmak oldu.
Karşı bahçedeki harıl harıl faaliyet karşısında bahçe kapısını açmaktan bile korkan ben, bir göz gezdirdim de yapacak ne çok iş var, havalar ise hala soğuk diye söylendim kendi kendime.
Oysa, tembellikten mi, yoksa yaz hiç bitmeyecek gibi durduğundan mı burada, bu kışa girişte bahçedeki çıngırtıları, süsleri, mumlukları bile kaldırmadığımı, yağan yağmurun altında tümünün renklerinin nasıl da solduğunu, paslandığını gördüm, sevgili bir gözün yeni aldığı makinasının vizöründen.
Yan komşum, köpeği Cango'ya bakamadığından bir başkasına verivermiş, kapılar bacalar sıkı sıkı kapalı kaldığından epey bir geç öğrendim durumu.
Kuşlar yavaş yavaş geri dönmüş, bazı sabahlar artık duyuyoruz cıvıltılarını.
Günler daha güzel, ya da gözler daha bir iyiye ve güzele odaklı bu yıl başladı başlayalı.
Sinema keyfi son sürat gitmekte evden de olsa, hatta salonlara bile taşmışlığı var Sumru eşliğinde ve adı -Neşeli ayaklar ve çizmeli kedi- olsa bile.
Kızımın naiflikleri hat safhada olsa da, çizmeli kedinin annesinden ayrıldığı sahnede ağlayarak bana sarılsa da, filmin özüne onu çekmek için ne kadar uğraşırsam uğraşayım film boyunca belli aralıklarla annesini ne zaman göreceğini sorsa da....
Artık sabahları kapalı panjurlara değil bir yaşama bakarken, bahçede yapılacak işleri kafamda evirip çevirirken, kedilerin kırdığı kavanozların yerine yeni kavanozlar boyamayı tasarlarken, kuşları gözlerken buluyorum bu aralar kendimi...